|
600 yıl boyunca ayakta kalan Osmanlı Devleti’nin, ömrünün son yüz yılında iyice zayıflaması, elinde ki toprakların büyük bir bölümünü kaybederek iyiden iyiye kovuğuna, yani Anadolu’ya doğru çekilmesini ve bünyesinde bulundurduğu birçok halktan bir kaçının bu coğrafyada yaşadığını az çok hepimiz biliyoruz. Yeryüzünde sadece birkaç devletin başarabildiği bir uzunlukta hüküm süren Osmanlı Devleti, bu hükmünün temelinde yatan ideolojinin de hoşgörü ve güven olan bir devletin, ganimetinin toplanmış olduğu bir coğrafyada, ulus devlet yaratmak isteyen Mustafa Kemal ve arkadaşları onca halkı bir çatı altında toplayarak Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdular. Sanki ayrı bir dilleri, ayrı bir kültürleri yokmuş gibi, çatının altında var olan, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni ve Rum gibi diğer bütün halkları tek bir millete dayadılar, Türk milleti diyip, diğerlerinin tarihi geçmişini görmezden gelerek… -Ulus devleti- kurallarının gereklerinden olan bu dayatmanın ülkeyi kısa ve uzun vade de ne gibi sıkıntılara soktuğunu çok iyi görmemiz gerekir. Doğu’da Ermeni ve Kürt’lerin, Karadeniz’de Rum ve Laz’ların kendi kültür ve dillerinde adlandırdığı, mahalle isimlerinden tutunda, coğrafi bölgelere kadar verdiği isimlerin tamamına yakınının, çıkarılmış olan yasalar ile değiştirilmiş ve kullanımı yasak hale getirilmişti. Bu uygulamalar, zamanla devletin asimilasyon politikalarına dönüşmesi bazı kesimler tarafından hoş karşılanmayarak tepkilere ve hatta isyanlara sebebiyet vermiştir. Yazımın arasına sıkıştırmak ve sizlerin dikkatini çekmek istediğim bir husus var. Devletin bu tür uygulamaları ülkenin batısına oranla, doğusunda neden daha çok uyguladığı kafamda cevaplarını bulamadığım soru işaretlerine neden olmaktadır. Özellikle de batı Akdeniz, ege ve Marmara bölgesinde ki yerleşim yerlerinin çoğu yabancı ve halen Bizans kökenli isimler olup ülkenin doğusuna oranla neden değiştirilmediği, bana göre de devletin batıya oranla, doğuya hangi gözle baktığının basit ve açık örneklerinden biridir. Neyse konuya dönelim. İnsanlar, yıllarca dedelerinden, babalarından duydukları coğrafik bölge isimlerini birden bire kullanamaz hale getirilmişti. Mahalle, köy, kasaba ve illerin isimleri, bunlar yetmezmiş gibi ırmakların, dağların, ovaların isimleri bile değiştirilerek hepsine birer Türkçe isim verilmişti. Kabullenememeler, tepkiler ve isyanlara rağmen, devlet bu yanlış tavrından vazgeçmeyerek bu uygulamasını günümüze kadar devam ettirmiştir. Her ne kadar AKP hükümetinin Demokratik Açılım kapsamında yerleşim yerlerinin ve coğrafi bölgelerin eski isimleri artık kullanılabilir atıflarına kesin bir hüküm verilmemiştir. Dün basın mensubu olarak katıldığım Ardahan İl Genel Meclis’inin oturumun da bu konuya ilişkin gündem maddesi ile ilgili teklifleri ve tartışmaları dinledim. Türk’ünün Kürt’ünün, Azeri’sinin, Ermeni’sinin ve yerlisinin yüzyıllardır bir arada yaşadığı bu topraklara ait olan Kura nehrinin ve Posof Ilgar dağının isminin, günümüz Türkçesinin değil, ta Göktürkçesinin konulması teklifinde bulunan İl Genel Meclis üyelerinin unutmuş olduğu bir noktaya değinmek istiyorum. Cumhuriyet tarihinden bu yana süre gelen bir ideolojiyle ülkede değiştirmediğiniz yerleşim yeri ve coğrafi bölge ismi kalmadı. Dünya’da, Ülke’de hepsi bir kenara ilimiz Ardahan’da bunca sorun sıkıntı varken, isimler ve semboller üzerinde ne kadar gereksiz zaman harcadığınızı, o mecliste temsil ettiğiniz halkların sadece tarihte ki Göktürk’lerden oluşmadığını, sorunları çözerken ve tanımlarken sadece toplumun belli bir kesiminin değil de tamamının menfaatlerini gözeterek, hepsini ortak noktada buluşturmanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Kura Nehri’nin ismi Kür Nehri, Ilgar Dağı’nın ismi Ulgar dağı olsa ne olur, olmasa ne olur? Kısa vade de bizim bunca sorun sıkıntımızın çözümünde yardımcı olur mu? Hayır olmaz. Tartışmış olduğunuz Ilgar Dağının ismini değiştirme çabalarını bırakmanızı, kışın her iki günde bir kapanan yollarına çözüm aramanız gerektiğini, on, yirmi yıl öncesine kadar alabalıktan kaynayan, çevreci başkan tarafından lağım boşaltılan ve bize bir faydası dokunmayan Kura Nehri’nin ismiyle oynamak yerine, üzerine yıllardır “ha yapıldı ha yapılacak” denilen şu barajların yapım işinin hızlandırılmasına bakın. Devletin yıllardır yaptığı asimilasyon politikalarının, bunca derdi tasası olan ilimizde yeterince hareket alanı bulduğunu, bunun da, halkın devlete karşı bu konu da tavır almasından başka bir faydasının olmadığını görerek, daha pozitif ve ilimizi kalkındıracak somut projelerle uğraşmamız gerekmektedir. Yoksa yolunu aşamadıktan, balığını yiyemedikten sonra, Ilgar Ulgar olmuş, Kura’da Kür olmuş neye yarar..
falaka75@hotmail.com
Bu Yazı 277 Kişi Tarafından Okundu.
|